Birinci Kısım
Suya Yazılan Sözler
Hepimiz suya sözler yazdık: Erken yatacağım, telefonu bırakacağım, ayın başında başlayacağım. Sonra yoğun bir gün gelir, sözler eriyip gider. Bu kısımda sözümüze bir tanık buluyor, bir yer ve zaman belirliyoruz. Küçük bir alışkanlık edinip onu “yalnızca bu sefer”den koruyoruz. Sonra kaydı açıp gerçekte ne yaptığımıza bakıyoruz.
Birinci Bölüm
Beşinci Alarm
Başkalarına verdiğin sözleri tutarken kendine verdiklerini neden tutmuyorsun?
Karim on sekiz yaşında. Daha ne istendiği söylenmeden “Tamam” diyen evin büyük oğlu. Boyu babasını iki santimetre geçti. Yine de onunla konuşurken sesini alçaltıyor.
Karim, göründüğünden daha hırslı. Kendinin daha iyi bir hâline dönüşmek istiyor: Bedeni daha güçlü olsun, daha çok okusun, İngilizce konuşurken daha cesur olsun. Her yılın başında listesini yazıyor, içten bir heyecanla başlıyor. Sonra listedekiler için gösterdiği çaba birkaç gün içinde, en iyi ihtimalle birkaç hafta sonra sessizce sönüyor. Bunu kimseye anlatmıyor. Ama geçen yılın listesine her gözü takıldığında hafifçe utanıyor. Artık tanıdık gelen bir hayal kırıklığı yaşıyor. Bu yüzden bütün yaz üniversite yurdunu bekledi. Yeni bir yer. Kaç kez başladığını kimsenin bilmediği bir yer.
Yaz sonunda, kapının yanında, annesi hiçbir şey sızmasın diye yemek kabını üç poşete sarmıştı. Babası, Karim'in omzundaki çantanın askısını düzeltti. “Vaktini boşa harcama” dedi. Sonra cebinden beyaz, kapalı bir zarf çıkardı. Harçlık zarfına benzemeyen, hafif bir zarf. Oğlunun parmaklarını onun üzerine kapattı: “İhtiyacın olduğunda aç.”
Karim “İçinde ne var?” diye sormak istedi. Ama ağzından “Tamam” çıktığını duydu.
Babası altı kelime söylemişti. Karim otobüste onları iki kez saydı.
Yurttaki ilk gecesinde çantanın cebinde, küçük kız kardeşinin gizlice koyduğu bir resim buldu. Onun hikâyelerini Karim'den başka sabırla dinleyen yoktu. Bir ev, bir güneş, el sallayan mavi bir çocuk. Altında eğri büğrü harflerle: “Çabuk dön.” Resmi görebileceği yere, lambaya dayadı. Zarfı ise görmeyeceği yere, çekmeceye attı.
Sonra evde gecenin geç saatlerinde yarım saat kaçamak yapıp oynadığı oyunu açtı. İnternette küçük bir takım. Oyuncuları farklı şehirlerden. Yüzünü tanımıyorlar, ama tur onsuz başlamıyor. Kendine yalnızca bir tur oynayacağına söz verdi.
Tek tur olmadı. Sonraki gecelerde oyunu oda arkadaşı uyuduktan sonra açmaya başladı. Ne zaman kapatacağını soran yoktu. Pencereden ışığın girdiğini görene kadar bir turu diğeri izliyordu. Aklına geleni de hemen yazmaya başlamıştı. Bir oyuncu bir hamlede hata yaptı. Karim ona kırıcı bir cümle yazıp gönderdi. Adını bilmiyordu. Okurken yüzünün nasıl olacağını da düşünmedi.
Ertesi gece, bazı üyelerinin onun gerçek adını bildiği bir takıma katıldı. Takım öncekine benzer bir tur kaybetti. Aynı cümleyi yazdı. Sonra yarısını sildi. Takım arkadaşından bir mesaj belirdi: “Ne yazdın?” İmleci yanıp söner hâlde bıraktı.
Üç hafta böyle geçti. Karim gün ağarana kadar oyun oynuyor, birkaç saat sonra telefonunda iki alarm çalıyordu. Birincisinin adı “Sekizdeki Ders”ti. Onun için hemen kalkıyordu. Dersler başladığından beri bir kez bile kaçırmamıştı. Hoca isim isim yoklama alıyordu. Karim de ondan on dakika önce geliyordu. İkinci alarmın adı “Koşu”ydu. İki yıl önce kurmuş, o alarm çaldığında yalnızca iki hafta boyunca kalkmıştı. Her sabah gözlerini açmadan başparmağıyla susturuyordu. Oda arkadaşı duyuyor, bir şey söylemiyordu.
Derse giderken telefonundaki “Bu Yıl” listesini açtı: Koşu, her ay bir kitap, İngilizce. Altına da “Sınavlardan sonra” yazdı. Telefon iki randevuyu da saklıyordu. Karim ise yalnızca birine sadık kalıyordu.
Her birimizin başparmağıyla susturduğu bir alarmı var.
Saat beşe çeyrek var. Alarm çalıyor.
Gözlerini açmadan elini uzatıyor, düğmeye basıyorsun: “Ertele.”
Yalnızca beş dakika.
Yine çalıyor. Ertele. Üçüncü kez. Dördüncü kez.
Beşincide kalkıyorsun. Ama alarmı kurarken yapmayı düşündüğün şeylere geç kalmışsın: Kalabalık başlamadan koşmak, bir saat ders çalışmak ya da dün kendine verdiğin bir söz.
Şimdi aynı sahneyi tek bir değişiklikle yeniden düşün. Bu kez seni bekleyen biri var. Sekizde bir sınav ya da kapının önünde arabasıyla duran bir arkadaş.
“Ertele”ye kaç kez basarsın?
Bir kez bile basmazsın.
Alarm aynı. Yatak aynı. Yorgunluk aynı. Peki ne değişti?
Cevap vermeden önce dün geceni hatırla. Uyanıkken gününü planladın. Bir saat ders, yarım saat yürüyüş, ardından teslimi geciken iş. Ciddiydin. Sabah ilk randevunu kaçırdın. Kalanları da akşama kadar erteleyip durdun. Şimdi dosyayı geç açıyor, özen isteyen işi kısa kesiyor, bekleyen kişiden özür diliyorsun. Erteleyince yorgunluk kaybolmadı. Yanına telaş, mahcubiyet ve yapabileceğinden daha az iş eklendi. Bu gece yalnızca daha heyecanlı bir söz verip sabahını aynı bırakırsan, sahne yarın da tekrarlanabilir.
Bozduğun her söz, bir sonraki söze kolayca inanmamayı öğretiyor. “Bu kez farklı” diyorsun. Ama farklı hiçbir şey hazırlamıyorsun. Telefon yanında, ayakkabı dolapta, randevun ise saatsiz kalıyor. Sonra arkadaşına verdiğin sözü tutup kendini bekletmene şaşırıyorsun. Seni rahatlatacak bir açıklama aramadan önce bunu açıkça gör: Gelmeyen sendin. O zamanı kaçırmanın zararını da sen gördün. Bunu kabul etmek düzeltmeye yetmez, ama bedelini silip geçmeni önler. Şimdi iki randevuyu yan yana koy. Arkadaşınla randevunda olup kendi randevuna koymadığın ne var?
Değişen iraden değil. Değişen koşullar.
Bağlılığın var. Dışarıdan bazı şeyler onu destekliyor: Sözünü bilen biri, o sözü tutmana yardımcı olan bir yer, belirli bir zaman.
Birinci Koşul: Birinin Seni Görmesi
Canını sıkabilecek küçük bir itiraf: Disiplinimizin büyük kısmı bize ait değil. Onu ödünç alıyoruz.
Yoklama alan hocadan, arabada bekleyen arkadaştan, geç girdiğimizde insanların bakışından.
Bu dışarıdan bir denetimdir. Gücü üç özelliğinde yatar:
- Anında: Bugün gecikirsin, bedelini bugün ödersin.
- Görünür: Gecikmeni gören, kaydeden biri vardır.
- Kesin: Pazarlık payı yoktur. Sınav sen olsan da olmasan da başlar. Uçak sen olsan da olmasan da kalkar.
Kendine verdiğin sözün bedeli ise ertelenir. Kimse onu görmez. Her zaman pazarlığa açıktır: “Yarından itibaren.”
Bu yüzden kendimize verdiğimiz sözler sessizce ölür. Yalancı olduğumuz için değil, tanıksız doğdukları için. Ya da biz öyle sanırız.
Karim çocukluğundan beri babasının kurallarına, annesinin belirlediği saatlere tartışmadan uyar. “Tamam” der, ardından yapar. Üniversitede de adının okunduğu dersi kaçırmaz. Ama kendine verdiği sözleri soran kimse yoktur.
Karim nadir bir örnek değil. Yazar Gretchen Rubin, Dört Kişilik Eğilimi kitabında onun gibileri “başkalarına karşı yükümlülüklerini yerine getirenler” diye adlandırır. İnsanların onlardan beklediklerini kolayca yerine getirirler. Kendilerinden beklediklerinde ise tökezlerler1.
Amerikalılardan oluşan bir örneklemle yaptığı ankette en büyük grubu onlar oluşturuyordu: %41. Bu sınıflandırma kanıtlanmış bir kuram değil, halka yönelik basitleştirilmiş bir model. Ama hangimiz bu tanımda kendini görmedi?
Psikologlar bu ödünç alınan disipline “dışsal düzenleme” der: Birisi izlediği için yükümlülüğümüzü yerine getiririz. Eksik olana da “içsel düzenleme” derler: Davranış artık bir parçamız olduğu için bağlı kalırız. İçimizdeki suçlanma korkusuyla değil, eylemin değerine inandığımız için2. Peki kural nasıl senin kuralın olur? İkinci kısımda, 8. bölümde buna döneceğiz.
Tanığın yokluğu yalnızca sözlerimizi zayıflatmaz. Konuşmamızı da değiştirebilir. John Suler, kimlik gizlendiğinde ya da yüz görünmediğinde internette çekingenliğin nasıl azalabileceğini ele aldı. Bu, içini dökmeye ve yardımlaşmaya da kapı açabilir, kırıcı sözlere de. Orada söylediğimiz her şey daha sahici bir benliğimizi açığa çıkarmaz3. Belirli deneylerde loş ışık altında hile arttı. Güneş gözlüğü takıldığında da bencil davranış arttı. Bu ikincisi, katılımcıların kendilerini gizlenmiş hissetmesiyle ilişkiliydi4. Bundan çok önce, Platon'un diyaloğunda Glaukon, sahibini görünmez kılan Gyges'in yüzüğünü, seni kimse görmediğinde nasıl davranacağın sorusuna dönüştürmüştü. Bu bir düşünce deneyiydi, araştırma değil5.
“Ne yazdın?” sorusundan sonraki oyun oturumunda bir oyuncu bir hamlede hata yaptı. Karim kırıcı bir cevap yazdı, sonra durdu. Takım arkadaşı ondan önce davranıp oyuncuya “Hamleyi yeniden yap, bir daha deneyelim” yazdı. Karim cevabını sildi. Kendine kısa bir kural koydu: Tanımadığım birine, adımı bilen birine yazdığım gibi yazacağım.
İkinci Koşul: Kendi Ortamında Olman
Karim'in evinde telefon mutfakta şarj edilirdi. Annesi saat onda “Yatmayacak mısın?” diye sorardı. Yurtta saat on olduğunda ise yurt arkadaşlarıyla kafedeydi. Kimse kalkmadı.
Kendine “Yarım saat daha” diyor. Saat birde yorgun dönüyor. Sabah da “Ertele”ye beş kez basıyor.
Alışkanlık yalnızca içimizde yaşamaz. Mekânda da yaşar: Odada, söndürülen ışıkta, yataktan uzaktaki telefonda, annenin sorusunda. Yeni bir üniversiteye geçen öğrencileri izleyen bir araştırmada, çevreleri alıştıklarına benzer kaldığında eski alışkanlıkları sürdü. Çevre değiştiğinde ise çözüldü6.
Evin dışında bizi izleyen başka bir şey var: İnsanların gözleri. Ama kaçı gerçekten bize dikkat ediyor?
İlginç bir deneyde öğrenciler, giymekten utandıkları bir tişörtle arkadaşlarının bulunduğu bir salona girdi7. Oradakilerin yaklaşık yarısının tişörtü fark ettiğini düşündüler. Gerçekte ise fark edenler yalnızca yaklaşık dörtte birdi.
Bizi izleyenlerin sayısını olduğundan fazla tahmin ediyoruz. Belki de hiç üzerimize çevrilmeyecek bir bakışın korkusu, ertelememize yetiyor. Seçtiğin tanık sana destek olur. Hayal ettiğin gözler ise seni ertelemeye iter.
Kafeden saat onda kalkan kişi, kararını dışarı çıkmadan vermiştir: Ne zaman kalkacağını, ne söyleyeceğini. Böylece her masanın başında yeniden pazarlık yapmaz.
Üçüncü Koşul: Son Tarihin Yaklaşması
Karim ders ödevini gece yarısından bir dakika önce teslim etti. Sonra “Bu Yıl” listesindeki koşu satırına baktı. Ne gün vardı ne saat. Listeyi kapattı.
Sonunda her şey yapılıyorsa sorun ne?
Önce onu işi yapmaya götüren şeye bak: Son tarih. Gece yarısı olmasa ödev açık kalacaktı. Son tarih başka türden bir tanıktır. Yüzü yoktur, ama pazarlık yapmaz. Bu yüzden başkaları için yaptığını kendin için yapmazsın. Kendine verdiğin sözün gece yarısı yoktur.
Üniversite öğrencilerini bir dönem boyunca izleyen bir araştırmada, erteleyenler başta daha az stresliydi. Dönem sonunda ise en stresli ve en çok hastalananlar oldular. Notları da daha düşüktü8.
Ertelenen iş kaybolmaz. Zihninde açık kalır, gün boyu seni dürter. Araştırmacılar, askıda kalan hedeflerin başka bir şeyle meşgulken düşüncelerine girdiğini buldu. İşi ne zaman ve nerede yapacağını belirten somut bir planın onları susturmaya yettiğini de buldular9.
Kendine İnanmayı Bıraktığında
Tutulmayan söz tek başına kaybolmaz. Kendi sözüne duyduğun güvenden küçük bir parçayı da götürür.
Onuncu kez “Cumartesi başlayacağım” dersin. İçinde bir ses, cumartesi gelmeden sonucu bilir. Çünkü bunu daha önce dokuz kez söylediğini duymuştur.
Psikolog Albert Bandura bu güvene “öz yeterlik” adını verdi: Yapmaya niyet ettiğin şeyi yapabileceğine inanman10. En güçlü kaynağının cesaret verenlerin sözleri ya da başarılı insanların hikâyeleri değil, kendi deneyimlerin olduğunu söyledi. “Yapacağım” dediğin, sonra yaptığın zamanlar.
Bu yüzden tek, küçük bir sözle başlıyoruz. Onu tutmak, kendine yeniden inanabilmeni sağlar.
Kendinle Anlaşma
Sözlerimizin çoğu ucu açık niyetlerdir: “Koşacağım”, “Ders çalışacağım”, “Erken yatacağım.” Ucu açık niyet her gün, her yerde, her baskı karşısında yeniden kararlaştırılır.
Peki ucu açık niyetin alternatifi ne? Kararı, uygulama anı gelmeden önce bir kez vermek. Psikologlar buna “uygulama niyeti” der: “Eğer… o zaman…” biçiminde, eylemi bir zamana ve yere bağlayan bir cümle11.
Bir deneyde öğrencilerden tatilde iki gün içinde bir rapor yazmaları istendi. Önceden ne zaman ve nerede yazacaklarını belirleyenlerin yaklaşık dörtte üçü raporu tamamladı. Belirlemeyenlerde bu oran yaklaşık üçte birdi12.
Karim notu tekrar açtı. Pazar sabahını koşuya, okumaya ve İngilizceye ayırdı. Yarım saat boyunca çizelgeyi renklendirdi. Kapıda oda arkadaşı “Bütün bunları dersten önce mi yapacaksın?” diye sordu. “Deneyeceğim” dedi. Dolabın dibindeki ayakkabısına baktı. Çıkarmadı. Ekranda pazar yazıyordu, ama saat yoktu. Arkadaşının ona neyi soracağı konusunda da anlaşmamışlardı. Ertesi sabah ders alarmı çalınca Karim hemen kalktı. Telefonu kapatırken gözü renkli nota ilişti. Açmadı.
Ne zaman kullanmalı? Başkalarına verdiğin sözleri tutup kendine verdiğin sözü ucu açık bıraktığında. Süre: Yalnızca bir sözü hazırlamak için beş dakika, denemek için de bir hafta.
- Onu Bir Randevuya Dönüştür: Bir gün, bir saat, bir yer. “Pazar, sabah altı, park.” Ya da dışarı çıkmak sana uygun değilse yatağın yanında on dakika egzersiz. Küçük bir çocuk ya da vardiyalı iş yüzünden zamanın sana ait değilse, tekrarlanan en kısa aralığı seç: Çocuk uyuduktan sonra beş dakika ya da vardiya molası.
- Ev Dışı İçin Bir Plan Hazırla: “Arkadaşlarım saat ondan sonra kafede kalırsa, kalkıp şöyle diyeceğim: Sabah bir randevum var.”
- Sözüne Bir Tanık Bul: Belirlediğin zamanı bilen, sözünü tutup tutmadığını soran bir arkadaş. Bulamazsan, her gün üzerine bir işaret koyacağın görünür bir kâğıt.
- Küçük Bir Adımla, Randevunun İlk Dakikalarında Başla: Erken yaptığın şey, iki dakika bile sürse, zihninde açık kalmaz.
Adımlar çok geliyorsa şimdi bir tanesiyle başla. Bir arkadaşına yaz: “Pazardan itibaren saat altıda koşacağım. Her pazar bana sor: Koştun mu?”
Düşersen: Haftayı kayıp sayma. Gelmediğin günü olduğu gibi kaydet. Eksik koşulu ara: Tanık mı, yer mi, zaman mı? Onu düzelt, bir sonraki randevunda geri dön.
Karim oda arkadaşına yazdı: “Pazar, saat altı, park. Bana sor: Koştun mu?” Cumartesi gecesi ayakkabısını kapının yanına koydu. Alarma randevunun adını verdi. İlk pazar çıktı. Oda arkadaşı uyanmadan döndü. Koşuya ayırdığı kâğıda küçük bir işaret koydu.
İkinci pazar, saat üçe kadar oyun oynadı. Alarm çalınca “Ertele”ye bastı, yatakta kaldı. Akşam oda arkadaşı bir bardağa su doldururken sordu: “Koştun mu?” Karim “Hayır” dedi. Arkadaşı bir şey söylemedi. Karim'in kulakları ısındı. İşaret koymak için kâğıda elini uzattı, sonra sıfır yazdı. “Düşersen” satırına döndü. Zaman belliydi. Soracak kişi de vardı. Ama ayakkabısı çamaşır torbasının altında kaybolmuştu. Onu çıkardı. Telefonu yataktan uzağa, masanın üzerine koydu. Koşudan önceki gece oyunu erken kapatmaya karar verdi.
Üçüncü pazar, alarmı kapatmak için kalktığında ayağının bastığı ilk şey ayakkabı oldu. Döndüğünde oda arkadaşına “Yeni bir söze ihtiyacım olmadı. Randevumu hazırladım” dedi. Kâğıdı masanın üst hizasında duvara astı. Üstünde bir işaret, ardından sıfır, ardından ikinci bir işaret vardı.
İki Ayna
Yalnızca iki soru, liste değil:
- Başkalarına verip hiç bozmadığın söz hangisi? Kendine verip en çok bozduğun söz hangisi? İkisini yan yana koy: Birincide olup ikincide olmayan koşul ne?
- İkinci söz için bir zaman belirleyip bir tanık bulduktan bir hafta sonra: Sözünü tutabildin mi? Tutamadıysan bu kez hangi koşul eksikti?
Ayın başından önceki gece Lina, telefonunda “Meydan Okumalar” klasörünü açtı. Yeni bir başlık yazdı: “Otuz Günlük Meydan Okuma.” Önceki aylarda yaptığı gibi tarihi ilk kutuya taşıdı.
Kaynaklar (12)
- 1Rubin, G. (2017). The Four Tendencies. Harmony Books.
- 2Ryan, R. M., & Connell, J. P. (1989). Perceived locus of causality and internalization: Examining reasons for acting in two domains. Journal of Personality and Social Psychology, 57(5), 749–761.
- 3Suler, J. (2004). The online disinhibition effect. CyberPsychology & Behavior, 7(3), 321–326. https://doi.org/10.1089/1094931041291295
- 4Zhong, C.-B., Bohns, V. K., & Gino, F. (2010). Good lamps are the best police: Darkness increases dishonesty and self-interested behavior. Psychological Science, 21(3), 311–314. https://doi.org/10.1177/0956797609360754
- 5Plato. Republic, Book II, 359c–360d. Translated by Benjamin Jowett. https://classics.mit.edu/Plato/republic.3.ii.html
- 6Wood, W., Tam, L., & Guerrero Witt, M. (2005). Changing circumstances, disrupting habits. Journal of Personality and Social Psychology, 88(6), 918–933.
- 7Gilovich, T., Medvec, V. H., & Savitsky, K. (2000). The spotlight effect in social judgment: An egocentric bias in estimates of the salience of one's own actions and appearance. Journal of Personality and Social Psychology, 78(2), 211–222.
- 8Tice, D. M., & Baumeister, R. F. (1997). Longitudinal study of procrastination, performance, stress, and health: The costs and benefits of dawdling. Psychological Science, 8(6), 454–458.
- 9Masicampo, E. J., & Baumeister, R. F. (2011). Consider it done! Plan making can eliminate the cognitive effects of unfulfilled goals. Journal of Personality and Social Psychology, 101(4), 667–683.
- 10Bandura, A. (1977). Self-efficacy: Toward a unifying theory of behavioral change. Psychological Review, 84(2), 191–215.
- 11Gollwitzer, P. M. (1999). Implementation intentions: Strong effects of simple plans. American Psychologist, 54(7), 493–503.
- 12Gollwitzer, P. M., & Brandstätter, V. (1997). Implementation intentions and effective goal pursuit. Journal of Personality and Social Psychology, 73(1), 186–199.